Sınıf Kapısında Bırakılan Bir Başörtüsü

1999, İstanbul Üniversitesi – Edebiyat Fakültesi
Kışın son haftaları

Kapının hemen önünde durdu.

Sınıfın içi sıcaktı. Hoca gelmemişti henüz. İçeriden arkadaşlarının cılız fısıltıları, sayfa çevirmeleri geliyordu. Dışarıda ise gri bir sessizlik vardı. Üniversitenin ağır demir kapıları çoktan kapanmıştı gerçeğe. Bugün, turnikeden geçmeyi başarmıştı. Kimse fark etmeden, başını hafifçe saran o siyah örtüsüyle koridorda yürümüş, üçüncü kata kadar çıkmıştı. Ama sınıfa girerken, görevli aniden arkasından seslenmişti:

“Başörtüsüyle giremezsiniz, size defalarca söyledik!”

Gözleri karardı bir an. İçinden geçen ilk şey koşup gitmekti. Ama kaçmak değildi istediği. O sınıfta olmak istiyordu. Dersini dinlemek. Sadece öğrenmek. Yalnızca orada, bir öğrenci olarak var olmak…

Koridordaki sessizlik büyüdü. Birkaç öğrenci başını kaldırdı, biri çantasını kurcalamayı bıraktı.
O ise yere oturdu. Sırtını sınıf kapısına dayadı. Ellerini yavaşça başına götürdü. Düğümlerini çözdü.
Ve başörtüsünü, dikkatlice katlayarak yanına bıraktı.

Sınıfa başı açık girdi.
Ama başı öne eğikti.
İçeriye onunla birlikte ne bir inanç girdi, ne de bir huzur.
Sadece bir bedeni içeriye taşımıştı. Ruhunu kapının dışında bırakmıştı, siyah bir başörtüsünün katlarında.

O gün, sınıfta anlatılan konu: “Modernleşme sürecinde bireyin hakları”ydı.
Tahtada yazan kelimeler silindi gitti.
Sınıfın havasında sadece tek bir cümle asılı kaldı:
“Bir örtü ne kadar sessizse, ondan korkanlar o kadar çok bağırır.”

Yıllar geçti.

O kadın şimdi 40’larının başında. Öğretmen.
Kendi öğrencilerine insan haklarını anlatıyor.
Ama her dersin başında, yoklamayı aldıktan sonra içinden bir ismi hep anıyor.
Kendi ismini.

Çünkü o gün sınıfa giren kendisi değildi.
Sınıf kapısında bırakılan başörtüsü, onun bir parçasını da alıp gitmişti.
Ama şimdi, o kapının hikayesini yazıya dökerek başka kızlar aynı eşiği geçsin istiyor.
Başlarını eğmeden.
Seslerini kısmadan.
Yaralanmadan.

Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.